england made me
June 28, 2008 Uncategorized No CommentsRei was a Londoner, is a Parisian.
Saint Michelle‘de Le Rive Gauche‘da bir noisette söyledim kendime. Sonra, hemen yandaki Gibert’den aldığım kitapları çıkardım poşetinden. Yeni alınmış, kapağı iki kereden fazla açılmamış kitaplar ne güzeldir. Önce açmaya kıyamam onları. Bakarım uzun uzun parlak kapaklarına. Bir iki hafta sonra buruşmasından korkarım. Hep yeni kalsınlar isterim. İlk sayfasının sağ üst köşesine Paris 2008 yazmak isterim ama yapamam. Bir kere kitaba kendimden bir şey kattığımda artık eskiyecek, kitapçıda raflarda duran diğer dokunulmamışlardan başkalaşacak, benimleşecek diye korkarım. Nitekim bu sefer de dayanamadım. Nazikçe açtım, çevirdim sayfalarını. Öyle çok rüzgar esiyordu ki, ben sayfalara dokunmaya kıyamadıkça, onlar rüzgara yenik düşüyor, rakamlar hızla ilerliyordu. Bir, beş, yedi, on, on iki.. Rüzgarı çok severim. Kahvenin terrace‘ına oturmamın sebebi de buydu zaten. Rüzgar beni üşütsün istemiştim. Güneş vardı, gözlerimi kısıyordum ama bugün rüzgar güneşten çok daha güçlüydü. Bugün rüzgarı daha az seviyorum. Sayfalara iyi davranmadığı için. Sayfalar rüzgardan nefret etmesin diye kitabımı,-ah işte, benim oluverdiler birden- kapatıp, çantama yerleştirdim yavaşça. Kenarları buruşmasın diye kontrol ettim. Kenarları kıvrılmış kitaplara çok üzülürüm. Kahvem geldi sonra. Lacivert, içine yaldızlarla tavus kuşları çizilmiş, kenarlarında pembe, sarı çiçekleri olan bir minik tepsimsi içinde; bir küçük bardak su, bir küçük sütlük, bir de kulpsuz bir fincan kahve ile beraber. Kahvem masama getirilinceye kadar soğumuştu bile. Rüzgar bugün beni pişman etti biraz. Ama ben rüzgarı, rüzgarda uçuşan yaprakları, saçları severim. Sütü alıp, kahvenin içine kattım. Kahverenginin içine karışan beyaz, ebruli görüntüsüyle fincanın içinde kayboldu. Tam bu sırada, bir akordeon sanatçısı karşıma geçip La Vie en Rose‘yi çalmaya başladı. İçimden söylemeye koyuldum. Des yeux qui font baiser les miens, un rire qui se perd sur sa bouche.. İyi ki geldi bu müzisyen. Sokakta, metroda çalan müzisyenleri severim. Paris de bugün beni seviyor. Üzerime karşımdaki ağaçtan çiçek yaprakları düşüyor. Paris’te bahar ne güzel.
Look away
They try to find the Milky Way
Örovizyon’daki favorim Sébastien Tellier. Fransa’yı temsil etmesi ile, Paris’te yaşıyor olmamla bir ilgisi yok. Şarkı güzel. Tabi, Fransa’dan “Deli” için üç tane oy gidecek mi, gidecek.
Pazartesi başladım okumaya. Cuma bitirdim. Metroda bitirdim. Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nu metroda bitirdiğim gibi. Kimbilir Charles de Gaulle’den Raspail’a giderken ya da Raspail’dan Charles de Gaulle’e giderken kaç sayfa çevirmiş, kaç karakteri gözümde canlandırmışımdır. Sonra kimbilir ineceğim durağa geldiğimde, onları sayfaların arasında bırakıp, merdivenlere doğru yürürken aklımdan onlarla ilgili neler geçmiştir. Turnikelerden geçtikten sonra, delicesine savuran rüzgar, beni dolaştığı sırada, yer altından çıkmak istememiş, onlardan biri olmak istemişimdir belki. O sayfaların içine girmek istemiş olabilirim. Rüzgarın hırçınlığından kurtulmak için merdivenleri hızla çıkmış da olabilirim. Yerin altından, karanlığından sonra gözlerim yadırgamıştır önce güneşi. Tam bu sırada, hemen yandaki kahvenin garsonu sigarasını içmektedir yere kadar uzanan camların önünde, Fransız kahvelerinin olmazsa olmaz hasır görünümlü sandalyelerinden birinde. Düşüncelidir. Ben onun patronunu sevmiyorum. Belki o da sevmiyordur. Bu düşünceli sigara dumanı bana bunu düşündürür. Sonra ışıklar. Kırmızıda geçerim bazen. Farkında olmadan. Herhalde ya kahvedekileri, ya kitaptakileri ya da yolumun sonunda çıkacağım uzun merdivenleri düşündüğümdendir. O merdivenler bildiğim merdivenlerden değil. O merdivenleri ondokuz yaşımda gördüm ilk kez.
Bu milyonluk şehrin bir kaç ay içerisinde tükenivermesi bana adeta yeis veriyordu. Kendi kendime: “İşte Avrupa! Ne var burada sanki?” diyor ve esas itibariyle dünyanın pek sıkıcı olduğuna hükmüyordum. Ekseriya öğleden sonraları büyük caddelerde, kalabalığın içinde dolaşır, yüzlerinde çok mühim işler yapmış insanlara mahsus bir ciddilikle evlerine dönen veya bir erkeğin koluna asılarak baygın gözleriyle etrafına tebessüm saçan kadınları ve yürüyüşlerinde hâlâ asker adımlarını muhafaza eden erkekleri seyrederdim. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna
métro, boulot, dodo.
J’en ai marre!
—
*J’en ai marre, marre á bout, bout de ficelle, selle de cheval, cheval de course, course á pied, pied á terre, terre de feu, feu follet, lait de vache, vache de ferme, ferme ta gueule.
*Georges Perec’i bu yaşımda keşfetmiş olmanın hüznü içerisindeyim.
retrospective view
2 Şubat 2008, pazartesi, paris
Bugün Fransa’nın Bretagne bölgesinde yer alan Vannes şehrine gidiyoruz. Atlas okyanusunu görmek için, fotoğraf makinam ve ben sabırsızlanıyoruz. Fransa’nın Paris dışında keşfedilmeyi bekleyen bir çok kenti var. Bir yerden başlamalıydı, dimi?
“3 February 2008″, sunday, Vannes
As if we knew each other for ages. As if, we met so many times ago and had a good time together. As if you took me on your lap and sang my favorite song of you, together. As if, we passed over the hills and mountains on a black donkey watching the river flowing beneath us. As if we..
Hey, hey.. Günaydın çocuklar..
5 February 2008, tuesday, Paris
I’ve recently realized that i’ve a rather domestic character. Even if i do not take my head out of the window for a whole week-end, it will not displease me. I ask myself whether the cause of this new habit is the thing i guess or not. i have no accurate answer for that. Above all, in these rainy winter holidays, if i’ve an espresso in one hand with some creme chantilly on top, and a french book in the other, the most unattractive thing to do would be going out.
11 February 2008
“To get your schedule (class,room,teacher..) please go on monday 11th of february between 16.oo and 17.00 to 16B Rue de l’Estrapade-75005 Paris”
Kim demiş Fransızlar gıcıktır diye.
**
16 February 2008
The Sabbath in Judaism arrises from the fourth of the Ten Commandments.(Exodus 20) - Decalogue-
24 Şubat 2008
Artık ben de bir Lost bağımlısıyım. at the brink of finishing 1st season.
**
“Have you ever cried on the kitchen floor?”
**
saat 19:59. Paris’te hava sıcak. Sanırım artık bahar geliyor. Pazarlar hep sıkıcı. Hep depresif.
27 Şubat 2008, 09:12
Sevgili yeğenim Yasemin Zeynep aramıza hoşgeldi. Sefalar getirdi.
bakın Kasım 2007′de Almanya’da karşıma ne çıktı :
rei.divit.org için bir jest.
siz de benim gibi muhabbet meclislerinde sabaha kadar monopoly masasından kalkamayanlardan mısınız? yeniköy, kasımpaşa, kadıköy vapur iskelesi’nden sonra dünya çapında arsalarınız, otelleriniz, şehirleriniz olsun istemez misiniz? Ne güzel o zaman; çünkü Monopoly WorldWide geliyor.
Bu yeni oyunda yer alacak şehirler için bir oylama yapılıyor.
Ben İstanbul ve Paris’e oy verdim. Paris’in bu yeni monopoly’de yer alacağı kesin fakat sevgili İstanbul ilk 20′ye girememiş gözüküyor.